Çevlik Işıklı Yürüyüşü


Nisan ayının son günleri havaların ısınmasıyla birlikte iç mekanlardan daha çok, açık alanlarda vakit geçirme fikrinin ağır basmaya başladığı bu günlerde sözüm ona yoğun ders programından sıkılmış birkaç öğrenci, şehrin gürültüsünden uzaklaşmak, biraz spor yapmak, bol bol fotoğraf çekmek ve belki de ileriki yıllarda bu günleri anıp iç çekmek için uzun bir yürüyüş yapmaya karar verdik.

Bu yürüyüş için seçtiğimiz yer, tabiî ki iyi korunmuş ve şehirden uzak olmalıydı. Çok şükür ki Hatay'da böyle yerler hala var. Hal böyleyken biz de daha önce hiç görmediğimiz bir bölge olan Hatay'ın iki güzel kumsalının arasını, yani Çevlik-Arsuz arasını yürümeye karar verdik. Karar verdiğimiz günden itibaren yürüyüşe tam bir hafta vardı ki, bu bir hafta bölgeyi tanımamıza, hazırlanmamıza ve gerekli izinleri almamıza yetecek bir zamandı. Başta Okan, Bestami ve ben olmak üzere üç kişiyle çıkmayı planladığımız bu yürüyüşte, hafta içinde konuştuğumuz ve gelmeye ikna ettiğimiz arkadaşlarla (Ahmet ve Niyazi) birlikte, hepsi Hatay Keşif Fotoğraf Grubu'ndan gelen beş kişilik bir alt grup oluşturduk. Bir yandan da daha önce bu kadar uzun bir yürüyüş yapmamış olmanın acemiliğiyle gerekli malzemeleri temin etmeye ve bizi yürüyüşün başlangıç noktası olan Çevlik Balıkçı Barınağı'na bırakacak aracı ayarlamaya çalışıyorduk. Diğer yandan Samandağ Kaymakamlığında görevli rehberlik yapan İsmail Zubari'den bölge hakkında bilgiler aldık. İsmail Bey bize bölgenin geceleri soğuk olduğunu yanımıza kalın giysi almamız gerektiğini, yürüyüşe müsait bir alan olduğunu söyledi. Parkur yaklaşık 40 km uzunluğundaydı ve biz bu mesafeyi 2 günde bitirmeyi planlıyorduk. Yanımıza; geceyi geçirmek için çadır, hafif ve doyurucu yiyecekler, ilk yardım malzemesi, güneşten korunmak için şapkalar, yumuşak tabanlı spor ayakkabıları ve el fenerleri aldık. Ayrıca bölgeyi internet üzerinden “Google Earth haritası” yardımıyla hafta boyunca inceledik. Harita görüntülerini fotoğraf makinelerine kaydettik. 

Bu uzun ve titiz ön hazırlık sonucunda 2 Mayıs Cumartesi günü saat 05.00’da, Samandağ-Antakya hattında çalışan ve sabah 05.30’da bizi alacağına dair söz veren Şahin ağabeyin telefonuyla uyandık. Hava umduğumuzdan biraz kötüydü ve olası bir yağmur tüm geziyi bitirebilirdi ama, dönmeyi hiç düşünmedik. Yarım saat erken gelen Şahin ağabeyimiz bizi rahat bir kahvaltı keyfinden alıkoydu. Apar topar evden çıktık, gerekli gereksiz tüm malzemelerle dolu çantalarımızla araca yerleştik. Ben, o ana kadar netleşmeyen her şeyin sona erdiği ve o araca binip başlangıç noktasına doğru yol aldığımız için iç huzurumu tesis etmiş bir şekilde, yol kenarlarında yeni güne başlayan hayatları izliyordum. Arkadaşlar da yeni uyanmış, ufak tefek sohbetlerine başlamışlardı. O sırada araç Samandağ'daki rüzgar türbinlerini gören bir açıdan geçiyordu ve ben ilk defa onları bu kadar yakından görüyordum. Rüzgar türbinlerinden biri hiç dönmüyordu. Daha önce bu türbinlerin yanına kadar giden Bestami; yöre halkının bu türbini İsrail'in gizli bir uydusu olarak düşündüğünü söyledi. 


Samandağ şehir merkezine ulaşmıştık. İşte burada, yürüyüşümüzdeki ilk engelle savaştık. Şahin ağabey daha önce Çevlik barınağına kadar götürme sözü vermişken, bizi şehir merkezinde bırakmak istedi. Şoförü ikna etmemiz 10 dakikamızı aldı ama sonuç olarak tek araçla başlangıç noktasına saat 06.00’da varmış olduk. Biraz şekerleme almak için Çevlik'te 15 dakika kadar mola verdik. Aramızda ben dahil olmak üzere Çevlik'i ilk kez gören arkadaşlar vardı. Bu arada hava da açmaya başlıyordu.

İlk günkü hedef yaklaşık 24 km ilerideki İskenderun'un ilk köyü olan Kale'ye varmaktı. Çevlik Balıkçı Barınağı'nda birkaç fotoğraf çektikten sonra, balığa çıkanlara “rasgele” diyerek saat 06.30’da yürüyüşe başladık. Daha ilk andan itibaren bölge hakkında bize söylenenlerin biraz abartılmış olduğunu anladım. Yürüdüğümüz yoldan yaklaşık 20 dakikada bir araç geçiyor ve insanlar bu kıyılarda sabah yürüyüşü yapıyor, çadır kurup kamp yapıyordu. Yol boyunca sık sık balık tutan insanlara rastladık. Yol ilerledikçe bu yoğunluk yerini sakinliğe, dalga seslerine bıraktı. Doğanın çok daha iyi korunduğu bölgelere doğru deniz ve ormanı ayıran sadece beş altı metrelik bir çizgiden ilerliyorduk. Bu kadar farklı habitatların böyle iç içe olması, aynı anda denizi ve ormanı yaşamak, kokularının eşsiz karışımını hissetmek gerçekten büyük bir keyifti. İnsana böylesine huzur veren bu ortam bulutlardan dolayı hala verimli bir şekilde fotoğraflanamıyordu. Şimdilik sadece denize düşen güneş, birkaç saate kadar fotoğraf için gerekli ışığı bize sağlayacaktı. Neyse ki Nur (Amanos) Dağları'nın bitim noktası olan bu bölgede dağlar denize dik uzanıyor ve bulutların daha çabuk iç kesimlere ulaşmasını sağlayacak koridorlar oluşturuyordu. Bu koridorların hemen hepsinden, yanımıza aldığımız şişeler dolusu suya nispet gibi küçük büyük akarsular akıyordu. Yine de parkurun ilerisinde ne gibi yerlerle karşılaşacağımızı bilmediğimiz için suların bir kısmını taşımaya devam etmenin daha tedbirli olacağına karar verdik. Bu karardaki yanlışı Kale köyüne varana kadar yaklaşık yarım saate bir su bularak anlayacaktık.


Yola çıktıktan üç saat sonra bir akarsuyun kenarında ilk molamızı verdik. Grup buraya kadar oldukça rahat geldi. Güneş hala yüzünü göstermemişti. Dinlenme yerine çantaları bırakıp çevreyi tanıma amaçlı küçük yürüyüşler yaptığımızda, bu bölgede yukarılara tırmanıldığında çok daha ayrı güzelliklere ulaşılacağı anlaşılıyordu. Fakat bu kadar uzun bir yolda güzergahtan sık sık uzaklaşmanın, varış noktasına planladığımız zamanda varmamızı engelleyeceği kesindi. Moladan sonra gün boyunca 2 saatte bir 15 dakika dinlenme şeklinde yürümeye karar verdik ki bu karar ilk gün Kale'ye varmamızı sağlamıştı.

 

Saat 10.00’da parkurun başlangıcından yaklaşık 8 km ileride, daha önceden de varlığından haberdar olduğumuz terkedilmiş jandarma karakoluna vardık. Karakol ve bahçesindeki nöbet kuleleri öyle güzel bir kumsala bakıyordu ki, zamanında burada askerlik yapanların çok şanslı olduğunu düşündüm. İnsan böyle bir yerde sıkılmadan günlerce nöbet tutabilir. Bu karakolu biraz geçtikten sonra ortamın büyüsüne dayanamayıp kendimi kumsala atıp ayaklarımı suda dinlendirdim.  

Saat 12.00’de küçük şelaleler oluturan bir derede ikinci molamızı verdik. Bu güzel manzara yüzünden dinlenmeye ayırdığımız vakti dere yukarı tırmanarak etrafı keşfederek geçiriyorduk. Bu molada hepimizde biraz yorgunluk, biraz da açlık hissi belirmeye başlamıştı. Aşağı yukarı altı saattir yürüyorduk ve güneş tam tepeye gelmişti. Derenin soğuk suyundan içip yüzümüzü yıkadıktan sonra yola koyulduk. Artık iyi pozlanmış kareler çekme fırsatımız vardı. Biz de bu saatten sonra bol bol deklanşörlere basıyorduk. Kendimi çok kaptırmış olacağım ki, öğle yemeği için mola verdiğimizde makinemde 380 tane fotoğraf vardı.


Saat öğleden sonra üçe gelirken hayatımda gördüğüm en ehli keyif dağcı grubuyla karşılaştık. M.K.Ü. Dost Dağcı Kulübü’nden, bizler gibi öğrencilerden oluşan bu grup, çadırlarını kurmuş, ormanın yarısını toplayıp akşamlık ateşlerini yakmış, ayaklarını akarsuya uzatmış biralarını içiyorlardı. Yaklaşık 8 saattir yürüyorduk ki, bu noktadan sonra yürümek oldukça zor bir hal almaya başlamıştı. Biraz ilerledikten sonra denizin içine doğru ok gibi uzanan bir burunun üstünde zoraki bir mola verdik. Bu molada, yürüyüşün ilk günü Kale köyüne varmaktan vazgeçip bulduğumuz ilk su kaynağında konaklamaya karar verdik. 20 dakika sonra yaklaşık 30 metre genişliğinde ve kıyıdan 2 km içeriye kadar alüvyon biriktirmiş bir akarsuya ulaştık. Tam çadırımızı kuracakken yoldan geçen bir araçtaki şahsın 1 km ileride başka bir akarsu daha olduğu sözüne inanıp yola devam ettik. 2 km yürümüştük ama yolda hiçbir su belirtisine rastlamadık. Bundan sonra ne su ne de köye varma ümidimiz kalmıştı ki, saat 17.00’da Kale köyünü gördük. Ben daha önce bir yerleşim birimini gördüğüme hiç bu kadar sevinmemiştim.


Ben ve Niyazi, köyün muhtarıyla konaklama konusunu görüşmeye gittik. Köylü bize oldukça samimi davrandı. Muhtara bile gitmeden istediğimiz her yerde kalabileceğimizi söylediler. İçlerinden Balıkçı İhsan Amca, yeni yaptırdığı boş evinde bile kalabileceğimizi belirtti. Köyde eski jandarma karakolu binasına kurulan Mustafa Kemal Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi'ne ait bir araştırma binası vardı. İlgili öğrenci arkadaşla görüşüp orada da kalabileceğimizden bahsettiler. Biz de kendimize daha yakın hissedip, araştırma binasına gittik. Bizi oldukça yapılı iki köpek karşıladı. Onları sakinleştirmeye çalışırken arkamızdan gelen İhsan amca bizi binada görevli doktora öğrencisi olan Egemen beyle tanıştırdı. Egemen hoca kalabileceğimizi söyleyince, diğer arkadaşları da çağırıp araştırma binasına yerleştik. O andan itibaren bize beyaz bayrak açan köpekler kırk yıllık dostumuz olmuştu. Adları Ekselans ve Şişko olan bu köpekler Egemen hocanın can yoldaşlarıymış.

Biraz sohbetten ve dinlendikten sonra Egemen hoca bize dünyanın en güzel makarnasını yaptı. Egemen Bey yemekten sonra bize etrafı gezdirip, balık ve karides yetiştirilen havuzları gösterdikten sonra kendi odasına çekildi. Bu sırada Okan ve Niyazi de uyumuşlardı. Ben, Ahmet ve Bestami binanın denize bakan küçük balkonunda keyif yapmak üzere hazırlıklara başladık. Yanımıza içecek ve kuruyemiş alıp sandalyelere kurulduk.

Yürüyüşümüzün ikinci günü, yani 3 Mayıs Pazar günü saat 06.00’da bu günün hedefi olan Akıncı Burnu (Domuz Burnu)'na doğru yol aldık. Bugünkü hedefimiz dünkü gibi 24 km uzaklıkta değildi. Bugün 5 km uzaktaki Domuz Burnu'na, ondan sonra 5 km daha yürüyüp İskenderun'un ikinci köyü olan Işıklı’ya vararak iki günlük yürüyüşümüzü bitirmeyi planlıyorduk. Bu sabah grubumuzda artışla yola koyulduk. Ekselans ve Şişko da bizi geçirmeye geliyorlardı. Biz de onlara güvenerek kıyıdan uzaklaşan yoldan değil de, sahili izleyerek Domuz Burnu'na varmaya karar verdik. Akıncı Burnu'na varmak için birbirinden sarp kayalıklı küçük burunlarla ayrılmış üç ayrı kumsaldan geçtik. Bu kumsalların üçü de birbirinden farklı yapılarda ve daha önce hiç görmediğim güzellikteydi. 


Kumsallardan sonra, birden yükselen kayalıklara doğru çıkınca Domuz Burnu Deniz Feneri'ni gördük. Doğal bir çerçeve içinde ilk olarak karşımıza çıkan fener sanki bize fotoğrafçılık dersi veriyor gibiydi. Hiç oyalanmadan fenere ulaştık. Dünden beri gördüğüm yerlerin en güzeliydi. 

Burada yarım saat kadar kaldıktan sonra yürüyüşümüzün son etabına başladık. Dar bir orman yolundan ana yola çıkarak Işıklı’ya doğru yürüdük.


Saat 12.00’da Işıklı köyüne vardık. Işıklı köy meydanındaki kahvehanede bizi yine İhsan amca karşıladı. Burada da bir evi olduğunu söyleyen İhsan amca, ne zaman yolumuz düşerse kendisine gidebileceğimizi söyleyerek bizi İskenderun'a giden dolmuşa bindirdi. Yorgunluğun had safhaya ulaştığı bu dakikalarda gözlerim yavaş yavaş kapanırken, aklımdan şu dizeler geçiyordu:

“Kurşun yükünü gönlün 

Tüy gibi hafiflettim. 

Denize hicret ettim.”


Yazı: M. Fatih Göden


Yazı ile ilgili diğer fotoğrafları Hatay Dergisi'nin 24. sayısında görebilirsiniz.

null



Yapım: Verim Web