Elmadağ'ın Eteklerine Yolculuk


Hatay’da sıcak yaz aylarının sığınağı, Amanos Dağları’nın eteklerindeki yaylalardır. Amanoslar kuzeyden güneye Hatay coğrafyasını gönlünce böler, ekler, çıkarır; bazen gölge eder sıcak güneşten korur, bazen bereket olup yağar. Denizin hırçın lodosunu engellerken, garbi yelini durdurur. Dağyeli olur doğusuna, erkenden yetiştirir tabiat ananın kucağındaki tohumları. Gün olur rüzgârından enerji elde edilir, çoğu zaman göçmen kuşlarının üstünden geçerken beslenmek adına inip kalkmalarına ve her defasında da dünyanın eşsiz bitkilerinin, çiçeklerinin çoğalmasına izin verir.


Bu dağların doğusunda batı yamaçları “öteyüz” diye tabir edilir; batısındaki dağ köylerinde de doğusu için aynı deyim kullanılır. Belen’den başlayıp, Atik Yaylası üzerinden Suçıkağı’na “öteyüz”ün bir bölümünü dolaşmak istedik. Gökyüzünün mavilerin en mavisini giydiği bir günde yola çıktık. Topboğazı’ndan Kıcı’ya doğru, Kıcı’dan Gedik. Bir zamanların yaylası şimdi Belen merkezinin yeni yerleşim alanı haline geldi. Gedik içinden Atik Yaylası’na doğru tırmanırken, Çobandede tepesinin ağaçlandırılmasını izlemeye başladık. Çamlar arasından Gedik’e bakınca eşkenar üçgen gibi gittikçe enine ve boyuna gelişen yerleşimin zorladığı ormanlık alanları gördük. Mavi ile yeşilin birlikteliği, gözlerimizde unutulmaz bir renk cümbüşü yarattı. Biraz daha yukarı çıkınca önümüzde koca Amik Ovası. Hani gözlerimiz biraz daha keskin olsa Antakya’yı, Harbiye’yi, biraz yukarılarda Altınözü ve Yayladağı’nı görebiliriz. Kuşların, turnaların, turaçların, hacı leyleklerin, şimdilerde Hatay Havaalanı’na gelen uçakların yükseklerdeki kanat çırpınışlarını görebilirsiniz. Düzlük alandan Akdeniz’in Karataş sahillerini, Soğukoluk, Müftüler, Nergizlik yaylalarını, o muhteşem İskenderun’u seyredebilirsiniz. 


Tepeden kuzeye doğru inen kıvrım kıvrım asfaltın ucunda dört yanı çam ağaçları, cevizler, çınarlar, bağlar, bahçelerle çevrili o eski Atik Yaylası’nı şimdi eski dönemden kalma beş-on ev dışında beton ve taş yığını çok katlı evler, apartmanlar kaplamış. Sokaklar alabildiğine dar, binalar arasında kalan nadir bahçelerin yerlerinde evler, evler, evler... Kocabahçe’den geriye terkedilmiş, boynu bükük bir kır bahçesi kalmış.


Atik. O eski Ermeni köyünde eski taş evler yok artık. Atik, şimdi modern kentlerin(!) iki-üç katlı evlerinin doldurduğu bir banliyo-köy görünümünde. Belen’in bir mahallesi olmuş. Sokaklar asfalt. Kaldırımlar hak getire. Meydandaki kahvehanenin birkaç masasında “mesai” var. Fırın yerinde; daha derli toplu. Zagor’un kır lokantası açık mı, değil mi bakamadık bile. Yolu takip ederek doktorun evinin oradan aşağılara, meraya indik. Uzun bir su arkının çevresinde koyun kuzu aradık. Hava serinlemiş, birkaç gün önce Hatay’ın tamamını etkisine alan yağışlardan sonra sel sularının tahrip ettiği yollardan geri dönerek Kocabahçe’ye vardık. O güzelim Kocabahçe’ye utancımdan bakamadım bile. Amanosların eteklerinden, Radar’ın altından kuzeye doğru yola devam ettik. 


Her yıl Mayıs ayından itibaren bir telaş başlar Kırıkhan’da. Atik Yaylası’na taşınma heyecanı. Kiralık evler bulunur yaz mevsimi için. Sonra evlerin bakımı, temizliği derken okulların kapanmasından önce eşyalar taşınır. Eskiden yaz için denkler hazırlanırken, şimdilerde Kırıkhanlıların yayla evleri var. Yayla evleri kentteki, köydeki evlerinden daha bakımlı, daha kullanışlı. Canı istediği gibi yapmıştır evini. Bu evler içinde Ayfer ve Sinan Kurşun çiftinin taş evi ve bahçesi dört mevsim oturulacak, yaşanacak bir işlevselliğe sahip. Kışın kar yağışı, sert dağ havası sizi etkilemez bu evde. Benzer birçok güzel yazlık villalar olmasına rağmen, benim favori yayla evim. Yayla evlerinin, yaşanan coğrafyaya, doğaya uygun yapıda olması insanın yaşam tarzını etkiliyor. Üç ay süren yayla mevsiminde de çok katlı evlerde yaşamak yorucu, bir o kadar da bıkkınlık, tekdüzelik veriyor hayata. Oysa tek katlı, eski taş evler insana farklı duygular ve yeni bir güç verir kente dönüş zamanına kadar...


Atik Yaylası, yaz aylarında ne kadar coşkulu ve kalabalıksa da, sonbaharla birlikte çöken sessizlik ve yalnızlık, azalan çocuk sesleri, çığlıkları, zaman zaman yağan kar, sürekli yağmur, Aralık ayından itibaren ve bazen yaz mevsimi çöken sis, bu yaylanın karakteristik özelliğidir. Yapılaşmanın hızlanması, kent yaşamından bıkanların dört mevsim oturmak için gayret etmelerine karşın, asıl güzelliği sıcak yaz aylarından kaçış noktası olmasıdır. İskenderunlunun sıcak ve nemden, Kırıkhan, Reyhanlı halkının aşırı sıcaktan kaçıp sığındığı bir güzel yayladır Atik.


Bizim buralarda Çobandede’den Payas’a kadar olan dağa Elmadağ denir. Radar’ın altındaki, Atik Yaylası’nın üst kesimindeki tepeler elmayı andırdığı için böyle bir isim takılmış. Bu dağın körfeze bakan yamaçlarında yetişen elmaların lezzetini anlatmaya gerek yok sanırım.


Üç bin yıl önceye varan kaynaklara göre Sümer uygarlığı döneminde bu dağlardan Mezopotamya’ya kereste taşınırmış. İncir, üzüm, buralardan götürülmüş. Babil’in cennet bağlarında Amanoslardan götürülen asma çubuklarından yetişen muhteşem üzüm salkımları sallanırmış. Bu üzümlerden şarap yapılırmış. Sonraları bu dağların yamaçlarında iklimi gibi sert, mert, yiğit insanlar çoğalmış. Dağları kim ki işgal etmeye kalkmış, vurmuş yumruğunu başlarına. Fransızlara da ilk direniş bu dağlarda başlamış.


Elmadağı eteklerinde nerede oturursanız oturun, yönünüzü batıya çevirdiğinizde Akdeniz’in, İskenderun limanının jeopolitik önemini görür, “İskenderun limanı, Ortadoğu’nun kilididir” söyleminin anlamını kolaylıkla kavrarsınız. Hava güzelse Mersin sahillerini, Yumurtalık, Ceyhan, Karataş, hatta geceleri çıplak gözle Kıbrıs sahillerindeki kent ışıklarını bile görebilirsiniz. Bir zamanlar bu dağların zirvesinde bir taç gibi duran “Radar” sökülünce, yıllardır zirvedeki manzara ve kubbeye alışanlar, eksikliği hemen fark ediyor. 


Küçük dağ köylerinden, bahçelerinden, tahta çitlerle ayrılmış kıvrım kıvrım yollardan geçip, kocaman bir uçurumun kenarında durduk. İnce bir suyun kayalara çarpa çarpa aşağılara doğru inişinin o doğal güzelliğini seyre daldık. Bulunduğumuz noktadan aşağıya bakmaya cesaret edemedik. Bir bıçak gibi ayrılmış bu derin vadinin binlerce yılda oluşturduğu derinlik ve buna neden olan suyun aheste aheste aşağılara dökülüşünü, kayalara çarpıp köpürdüğünü, ta 300 – 400 m aşağılara kadar indiğini gördük. Suçıkağı köyünün isminin geldiği su kaynağının o yükseklikten nasıl çıktığını anlamak için kafamızı yormadık bile, sadece ellerimizi açıp seyrettik.


Yamaç paraşütçülerinin mekanı olduğunu öğrendiğimiz alandan süzüle süzüle, aşağılara kadar indik. DSİ’nin yaptığı set kenarından İskenderun’a baktık. Artan evler, genişleyen ve düzleşen yollardan İskenderun Modern Evlere kadar vardık. Dönüp arkamıza, dağın zirvelerinden aşağılara doğru inen suyun köpükleşen inişine baktık. Oraya nasıl çıkacağımızı, o suyun kaynağını, o derin vadinin jeolojik tarihini merak ettik. Şimdi açıp telefonu bu durumu Jeologumuz Mehmet Tanrıverdi’ye sorsak saatlerce nutuk çekeceğinden eminim. Beni ilgilendiren, bizi ilgilendiren bu dağların henüz el değmemiş, görülmemiş gizli cennet köşelerini bulmak. O cennet mekanları önce Hataylıya, sonra bütün Türkiye’ye anlatmak. 


Oğuzhan, Erol ve Ben. Bir bayram günü yola çıktık. Güzellikleri yüreğimize işledik. Manzaraların ihtişamından büyülendik. Naçizane oturup görebildiklerimizi Canon’la tespit edip, kalemle yazıya döktük. Sürçi lisan ettikse affola.


Yazı: A. Vasi Köse
 
Yazı ile ilgili diğer fotoğrafları Hatay Dergisi'nin 18. sayısında görebilirsiniz.

null



Yapım: Verim Web