Keldağ'ın Bekçileri


Antakya'da usta gazeteci, kadim dostum Mehmet Ali Solak'ın çıkardığı Güney Rüzgarı dergisinin 66. sayısını her elime aldığımda yüreğimden bir parça kopar, burnumun direği kırılır. Canım yanar. Dört yıl önce çıkan derginin kapağında “Denizi Görenler” başlığı, altında da Büyük Şair Ali Yüce'nin mısralarının bir iki satırı: “Yolları yoksulluk, Kolları yalnızlık, Bedenleri gün gibi”. Bu yazıyı okuyup da etkilenmemek mümkün değil. Hala okurum ve okudukça da hüzün kaplar her yanımı. Mehmet Ali, öyle damardan girmiş ki ne Müslüm Baba, ne Orhan abi çözüm değil. İlle de bu köyü görmem gerek.


Erol İğde'nin aylık Hatay gezilerinde günlük programımızın ilk maddesi neredeyse hep aynı olur, bir türlü de uygulama olanağımız olmazdı. Kurban Bayramı'nda bu köye gitmek nasipmiş. Biz de gittik, gördük, üzüldük, sevindik... Eski ismi Mürselek olan Denizgören köyüne gitmek için erkenden yola çıktık. İlk uğrak noktamız Yayladağı. Yayladağı'ndan sonra dön babam dön, virajlı yollardan ta Keldağ'ın yamacına vardık. 


Az gittik, uz gittik. Dere, tepe düz gittik. Vardık bir yere ki, burayı anlatmak, burayı tanımlamak öyle kolay değil. Köyde geçireceğimiz birkaç saatlik zaman diliminde ne görebilir, ne öğrenebiliriz ki?


Gök, deniz. Dağ, ova. Orman, kayalıklar. Uçurum, tarla, taraçalar. Keçiler... Çocuklar. Yüzleri güneş yanığı yiğit insanlar. Bu dağın kadim bekçileri. Onlara dedelerinden miras kalan Cebeli Akra'nın denizi yücelerden gören bir yerinde çizilen hayat.


Erol İğde, Mehmet Tanrıverdi ve ben. Erol direksiyon'da, ben Talat Özarslan amcanın koka ağacından yapılan tespihini sessizce ve büyük bir tevekkülle çekiyorum. Öyle bir yoldayız ki, korkmamak, ürkmemek mümkün değil. Erol korkuyor ve tüm dikkatini yola vermeye gayret ediyor, Mehmet sessiz sessiz “niye geldik buralara” faslında...


Gözlekçiler köyünden Yeditepe'ye yani Yayladağı'nın en eski köylerinden Bezge'ye doğru dağa tırmanıyoruz. Daracık, asfalt yoldan virajları döne döne yükseliyor ve Mürselek köyüne doğru yol alıyoruz. Çandır köyünden güneye dönen yola saparak uzun ve vahşi doğa güzelliklerini, makilik alanları geçiyoruz. Az ötede nöbet tutan iki askerin yanına yaklaşıyoruz. Sınır köyü olan Denizgören’e girerken kimlik kontrolü yapılıyor. Sadece kimlik bildiriliyor. İki askere Hatay Dergisi’nden veriyoruz. Sonra Keldağ'ın güneyinde gittikçe yükselen bir yolda tel örgü ile dağın yüksekliği ve dibi görülmeyen bir uçurum kenarından yola devam...


Ruhi Su ustanın yıllar önce söylediği “Mürselekli Kadınlar” şiirinin mısralarını mırıldanıyorum. Ali Yüce'nin kaleminden yiğit Yayladağı'nın kadın ve erkeklerine, taşına toprağına, yoksulluğuna, yürek zenginliğine yazılmış abide sözler... Dağı tırmanırken karşıda, tel örgünün hemen dibinde, aşağılarda görünen, dağların, tepelerin, vadilerin üzerine dizilmiş güzel evler, yani Kesseb şehri. Bizim Yayladağlı büyük heykel ustamız Mehmet Aksoy aklıma geliyor. Adı, Türkiye heykel sanatlarına altın harflerle yazılmış bir usta. Onun çocukluk yıllarının geçtiği bölgeyi görünce sanatının temelindeki “doğallık” izlerini arıyorum. Tabiat ananın en büyük eserlerinden biri olan Keldağ'a bakıyorum. Dağın temelindeki kayaların, kayaçların tanrısal bir elle toprakla örtülmesini, toprağın meşelerle, ağaç ve ağaçcıklarla yeşertilmesini, zirvesine zaman zaman konan bulutların dağı izleyenlere verdiği güzellik duygusuna takılıyorum. Vahşi doğa, taş, toprak, tel örgü, kayalar, koyunlar, keçiler...


Arabamız neredeyse milim milim hareket ediyor, Erol, Mehmet ve ben Suriye içlerine doğru uzanan vadiler, dereler, tepeler ve çok uzaklarda, ufuk çizgisinde deniz sahilini çıplak gözle görebiliyorduk. Tabiat bizi büyülemişti. Dizimin üzerindeki Güney Rüzgarı'nı elime aldım. Mehmet Ali Solak'ın;


“Serüven bundan sonra başlıyordu... O da ne? İnanılmaz derecede güzel, görülmeye değer bir doğa harikası. Aracımızı durdurup, uçsuz bucaksız maviliklerin derinliğini izledik. O anda belki biz onu izlerken, o da bizi izliyordu. Boylu boyunca uzanan denizkızının gülümseyen dudakları, adeta yanaklarımıza birer öpücük kondurmuşçasına; gözlerimiz ışıl ışıl, yüreğimiz ise sevgi doluydu. Sadece izliyorduk... Akdeniz'in uçsuz bucaksız maviliği, gökyüzü ile birleşmiş gibiydi. 


Birden Hataylı ozan Ali Yüce'nin "Aboov" diye ezgisi çınladı kulaklarımda... Aboov tabii, böyle bir doğa, aboov dedirttirmez mi insana? Mırıldandım gizlice Yüce'nin dizelerini, Ruhi Su'nun sesinden... Bilmez miyim "Mürselekli Kadınlar” ezgisini? "Yüreğine sağlık Ali Yüce, ruhun şad olsun Ruhi Su" diyerek, Akdeniz'e düşen yakamozları doya doya toplamak istedim. Derken, Ali Yüce yanımızdaymış gibi, seslendi uzaktan:


ABOOOV


Biz Mürselekli kadınlar 

Geceleri tütün dizerik 

Acılarımızı dizerik ipe 

Karanlığı dizerik abooov 


Yıldız tutulur gözlerimiz

Yüzlerimiz ay tutulur 

Kök sökerik gündüzleri 

Geceleri kömür yakarık 

Karanlığı yakarık abooov 


Ağaçlar ürker geceden 

Biz ürkmezik aboov


Biz Mürselekli Kadınlar 

Kazma kazarık çüt sürerik 

Yorgunluk ekerik toprağa 

Gürültü bata çıka

Bir uçak geçer üstümüzden 

Bizi duyamaz abooov


Kurumuş kenger çalıları

Karanlığa bata çıka

Dörtnala geçer yanımızdan

Onlar mı rüzgara binik 

Yoksa rüzgar mı onlara 

Seçemezik abooov


Sessizliğe bata çıka 

Ayışığında biçin biçerik 

Yorgunluk biçerik abooov 

Ayışığında başka ne yapılır 

Bilmezik aboov...”


Duran Yaşar dostumdan gelen e-postayı biraz zorlanarak açtım. “Siz Mürselek diye bir köy gördünüz mü?” diye soruyor yazısında. Ben görmedim Duran ağa; görmek için de az kaldı, aha şu tepeyi de geçtik mi, biz Mürselek köyünü görecek, Hatay'a anlatacağız. 


Akdeniz'in uçsuz bucaksız mavilikleri ile Türkiye - Suriye sınırındaki derin vadinin denize varan derinliklerinin beri tarafında kayalıklar ve uzaktan kayalıklar arasında görünen birkaç ev; beton yığını. Arabayı durdurduk. Fotoğrafladık. Ağaçlar diz boyu; kısacık. Rüzgar ise kemiklerimizi donduracak kadar sert. Bize “Hoş geldin” diyor.  Birkaç yağız delikanlı karşıladı bizi “Nereye böyle” diye sorarak. “Ahan dedik, Mürselek diye bir köy varmış, biz oraya gidicik.” Genç birisi; “Kimsiniz siz?” diye sorunca. anlattık. Hoş geldiniz diyerek, biraz da hayretler içinde bizi şöyle bir süzdüler. Köyün orta yerine vardık. Taş evler, birkaç beton sıvalı ev. Girişte ellerinde kovalar, bidonlar olan beş-on kişi. Cılız akan bir çeşme... Yukarıda bir su deposu var ama, galiba su yok...


Köy meydanı gibi bir yerde yaşlı genç birkaç kişi ile tokalaştık. Selamlaştık, tanıştık. Bir bakkal dükkanına davet edildik. Çay demlendi. Masanın üzerine Samandağı'nın meşhur mandalinasından konuldu. 


Karamanlı atalarının buraya göçünü, “Mürsel ek!, Mürsel ek!” sözünden, Mürselek'e, oradan Denizgören’e varan “Orada bir köy var uzakta, o köy bizim köyümüzdür” dedirten, yüreğimizi burkacak kadar uzak, göğsümüzü kabartacak kadar onurlu, biraz utandıracak kadar yoksul bir köy Mürselek, yani Denizgören... Yayladağı'na bağlı. Keldağ'ın Akdeniz’e bakan yamacında. Denizden 700 m yüksekte. Aşağıya kadar, yani deniz sahiline kadar yol olmadığı için gidilemeyen, tarlaları ekilemeyen bir köy. Kıl keçisine, biraz tütüne, keçi peynirine talim eden ama, asla halinden şikayetçi olmayan köylüler...


“Solu Suriye, sağı Kel dağ,

Un tükendi, kalmadı yağ

Halen daha canımız sağ

Biz vatandaş değil miyiz?”


diyerek Mürselek köyünün hali pür melalini anlatan halk ozanının sesini kaydediyorum. “Biz Vatandaş değil miyiz?” sorusuna cevap verdim. Su deposunu gösterdi. Suyu olmayan su deposunu gösterdi. Sonra beni dışarı çıkartarak ta aşağılara kadar uzanan ve denizde noktalanan “Bayındır” denilen bölgeyi göstererek “Aha buralarda tarlalarımız var. Denize yakın. Yolumuz yok, gidemiyoruz. Burada arazisi olan 9 aile, yol için izin vermiyor. Bizim 300 dekarlık alanımız da ormanlık haline geldi. Biz şimdi üç kıl keçisi ile idare ediyoruz. Buraya yolu yapmak çok mu zor?” diye isteklerini belirtti.


Çay içerken Mehmet Kahraman'la sohbete koyulduk. Köyün hikayesini anlattı. Üç kardeşin Sebenoba tarafından buraya gelmesini, burada bir nevi sınır nöbeti tuttuklarını, Türkiye'den Suriye'ye, Bekaa vadisine, ya da Filistin'e gitmek isteyenleri nasıl yakaladıklarını, kaçakçıları önlediklerini söyledi... 20 - 25 hane kalan, büyük şehirlere göç eden gençlerin emekliliklerinde, bayramlarda, önemli günlerde buraya gelip birkaç gün kaldıkları bir garip köy.


Aşık Yemini (Mustafa Sülük), Halk ozanı Veli Doğru, Bakkal Mehmet'in emekli eşi Zeynep bacıyı, su deposunun aşağılarında cılız akan köy çeşmesinde ellerindeki bidonlarla bekleyenleri geride bırakıp son kez bir virajın başında fotoğraf çektikten sonra dönüş yoluna girdik. Bir vadi ağzındaki mermer ocağına, az ötelerdeki ormanlık alanlara, Keldağ'ın her geçen gün kelleşen yüzüne bakıp bakıp hayıflanarak, bu bölgenin aslında en önemli, bir o kadar da bilinmeyen bitkisi Çakşır otunun afrodizyak öyküsünü dinledik. 


Yeditepe'den, Samandağı yönüne doğru yol alırken, bir dahaki gelişimizde Mehmet Ali Solak'ı, Duran Yaşar'ı da arabamıza alıp öyle gelmeyi planlıyorum.


“Virajı dönerken solda, beyaz bir ata binmiş, gri şalvarlı, siyah kasketli yaşlı bir adamın selamıyla yüreğim yeniden aldı götürdü beni Denizgören'e... Ne hoş insanlardı öyle, sabahlara kadar sohbet etmeye kalksak, hiç yok demeyecekleri kadar sohbete, sevgiye ve ilgiye hasrettiler...


Düşündükçe; eğriyi doğruyu, güzeli çirkini, varsılı yoksulu, akıl erdiremedim neyi neyin yerine yerleştireceğimi... Bu benim ülkemde değil de, bir başka ülkede olsa dedim, bu kadar bakir bırakılır mıydı, bu güzelim yerler diye.”(M.A.S.)


Not: Mehmet Ali Solak'ın Güney Rüzgarı dergisinde “Orada bir köy var uzakta” ismiyle başlayan müthiş bir yazısı var. Ben kaç kez okudum, unuttum. Öylesine etkili, öylesine güzel ki...  Dergimizde yayınlamak istedik. Biraz nazlandı. Fotoğrafları bulamadığını söyledi. Bizi bu köye yönlendirdiği, bu köyü tanımamıza neden olduğu için ve yazısı için kendisini kutluyorum. İyi ki o yazıyı vermedi de, biz Mürselek köyünü, o köyün vahşi doğası ile iç içe yaşayan insanları tanıdık. Onlarla gururlandık.


Yazı: A. Vasi Köse
 
Yazı ile ilgili diğer fotoğrafları Hatay Dergisi'nin 20. sayısında görebilirsiniz.

null



Yapım: Verim Web