Pazarlıksız Asla...


Alışverişte pazarlık etmek, biz Hataylıların en sevdiği şeylerden biridir. Bir malı, satıcının söylediğinden daha ucuza almak, bizi çok gururlandırır. Aslında, pazarlık etmek alışverişin en keyifli yanıdır. Alışveriş esnasında yalandan dostluklar kurulur, malı biraz daha ucuza alabilmek uğruna koyu bir muhabbete girilir. Satıcının ya mahallelisi, ya köylüsü olunur, ya da araya tanıdıklar sıkıştırılır: “Bak biz yabancı değiliz. Senin amcanın oğlunun damadı bizim çocuğun öğretmeni olur.” Hani biraz zorlansa akraba çıkılacak.


Hatay insanı alışverişi çok sever. Tarih boyunca sürekli alışverişin içinde olmuştur. Antik Antakya’yı büyüten, efsane kentler arasına girmesini sağlayan sebeplerden biri de ticarettir. İklimi ve bereketli toprakları sayesinde yetişen her ürün, nice tacirleri Antakya’ya çeker, çarşıda ve kentteki çok sayıda pazar yerinde Antakya ve çevresinin bütün ihtiyaçlarını karşılayacak bollukta mallar satılırdı. Şehrin dışındaki dağ yamaçları dutluklarla, nehir tarafındaki boş alanlar meyve ağaçlarıyla kaplıydı. Asi nehrinin karşı tarafında ise, Asi’den su çeken su dolaplarıyla sulanan sebze bahçeleri bulunurdu. İpekçilik öyle yaygındı ki, Antakya civarında tüm Suriye’de üretilenlerden daha fazla ipek üretilir, üretilen ipeğin büyük bir miktarı Halep’e gönderilir, orada işlenen ipek Fransa ve İngiltere’ye ‘Antakya ipeği’ adıyla ihraç edilirdi. 19. yy’da dericilik oldukça gelişmiş, özellikle saraciye malzemeleri üretimi yaygınlaşmıştır. Kaba çömlekçilik, ipekli, pamuklu, yünlü ve deve kılından dokunmuş kumaşlar revaçtadır. 19. yy sonlarına doğru bölgenin en önemli ürünleri ham ipek, zeytinyağı ve sabundur. Antakya o devirde, Suriyeli tüccarlar için yakın ve bulunmaz bir pazardır.


Pazarlığın tarihi, insanlık kadar eski olmalıdır. Herkesin kendi malına kendisinin fiyat biçtiği zamanlarda, alıcıdaki aldanma endişesi, onu pazarlık etmeye zorlar. Bazen uzun ve yorucu, bazen de kısa süren pazarlık sonucu bir fiyat üzerinde anlaşılır. Alıcının vermeyi taahhüt ettiği para gözünden çıkmıştır; satıcı da sattığı malı helâl eder. Böylece, her iki taraf için de iyi bir alışveriş gerçekleşmiş olur.


Antakya’da alışveriş çoğunlukla çarşıda olur. Bugün her caddede, her türlü ürün satıldığı halde Antakyalı, çarşıya inmeden alışveriş yapamaz. Çarşı, alışverişin geleneği, tacirlerin yüzyıllardır buluşma yeridir. Tarihî çarşıda yüzyıllardır yapılan uzun pazarlık ve alışverişlerin yorgunluğunu yaşlı satıcıların yüzünde görebilirsiniz. Bugün oldukça değişim gösterse de işlevi aynıdır çarşının. Lâkin, eski güzelliği mumla aranır hale gelmiştir. Üretici esnâf maalesef yok denecek kadar azalmış, her taraf hazır satıcılarla dolmuştur. Oysa her ara sokakta, her handa bir zanaat grubu bulunurdu. Hasırcılar, bakırcılar, abacılar, bıçakçılar, tenekeciler, marangozlar, sandıkçılar, peynirciler, kavakçılar, balıkçılar... Zaten insanların çarşıya inmelerindeki amaç da buydu: Her şeyi yerinde ve erbabından satın almak. Eskiden süpermarketler yoktu. Peynir peynirci Otuzbir’den, yoğurt Yoğurtçu Hasan’dan, terlik Terlikçi Kemal’den, altın Sarraf Osman’dan, kına Hakkı (Kumru) Efendi’den, hırdavat Çivici Rıza’dan, gazyağı, ispirto Abdullah Cüci’den alınır, şalvar terzi Bathiş’te diktirilirdi. Mevsimi gelince her hane kendine yetecek kadar bulguru çuvallarla satın alır, bir yıl boyunca kullanırdı. Bunun da tek adresi vardı ki, Zahireciler Meydanı. Kuşu, güvercini eksik olmayan meydanda zahire çuvalları boy boy dizilir, hiçbir dükkânın çuvalı diğerine karışmazdı. Akşam olunca çuvallar brandalarla örtülür, üzerlerine de açılmasın diye taşlar konurdu. Dört mevsim o çuvallar meydanda dururdu. Bugün üç-dört dükkândan başka zahireci kalmamış, çoğunun yerini tuhafiyeciler almıştır. Zahire çuvallarının yerinde bugün etek bluz satılıyor.


Uzun Çarşı’nın girişinde çıkrıkçılar bulunurdu. Dakikalarca dükkânın önünde durup, ağaç tornalarının başındaki ustaların tahtaya hayat verişini izlerdik. Daha sonra Köşker Pazarı... Sağlı sollu yüzlerce dükkanda çalışan usta, kalfa ve çırakların çekiç sesleri hâlâ kulaklarımızdadır. Kurşunlu Han’ın kapısında duran Kimyoncu Hüseyin’in arabasından yayılan kimyon kokusu içimize işlerdi. Tam karşıda Demirciler Çarşısı! Metrûk dükkânlarında is ve dumana aldırış etmeden, akkor halindeki demiri Ortaçağ’daki gibi döğüşlerini seyre koyulmak ne güzeldi? Bir yanda semerciler, yanında saraçlar... Kunduracılardan meydana çıkarken daralan yolda manifaturacılar bulunurdu. Bizim dükkan da işte oradaydı; tam meydana çıkarken! Daracık sokakta beş manifaturacı vardı. Parçacı Nafi, Simon Maşta, Hasan Nohut, Mehmet Kilisli, Tüccar Nizamettin Tanrıverdi. Meydandaki çeşmenin karşısında da Azzur ki, sonradan İsrail’e göçmüştü. Her dinden, farklı mezhepten komşulardık. Tam karşımızda Terziler Çarşısı. Yaryüzünde bu kadar çok terzinin bir arada olduğu başka bir çarşı var mıydı acaba? Kömür ateşiyle ısınan ütülerini yakıp yolun ortasına koyduklarında, dumanın kokusundan akşamın geldiğini, terzilerin işlerini bitirip ütüye geçeceklerini anlardık.


Çarşı Karakolu’nun önündeki meydanda her Perşembe mezat kurulurdu. Perşembe (Hamis) günleri çarşı, panayıra dönerdi. Vücudunun her yerine astığı kurutulmuş biberleri satanlar, köyden getirdiği bir düzine tavuğu iki elinde başaşağı sarkıtıp gezdirenler, arka sokaklarda samanla dolu sepetine yumurtaları dizip köy yumurtası diye pazarlayanlar, Kahramanmaraş’ın bilmem hangi köyünde eniştesini vuran kızın dramını, kendine özgü ezgisiyle seslendiren destancılar, koluna astığı takım elbisenin ceketini alıcılara özenle giydirip çıkartan eskiciler, Arabistan’dan getirdiği ve son ses açıp kucağında gezdirdiği çift hoparlörlü teybin binbir özelliğini meraklılara anlatmaktan yorulanlar, köylünün özenle pişirip, duvarın dibinde sergilediği iki teneke tuzlu yoğurdun kalitesini, parmağını daldırıp yalayarak kontrol edenler, elinde taşıdığı bir çay bardağı zeytinyağını alıcılara tattırıp, beğendirirse arka çarşıdaki dükkana davet eden simsarlar... Kıyasıya bir rekabet, yoğun pazarlıklar...


Pazarlıksız mal satıldığını hatırlamıyorum. Alışverişte aldanmamak için yapılan pazarlıklarda, aldananların sayısı da az değildi. Hiç unutmam; 20 yıl önceydi. Bir gün akşam üstü bir müşteri geldi. Rahmetli babam derdi ki, “sabah erken, akşam geç gelen müşteriden hayır gelmez.” Müşteri entarilik bir kumaşın metresini sordu. Akşam üstü müşteriyi kaçırmamak için sermayesi 10.5 Lira olan kumaşa 11 Lira dedim. Alacağı 4 metreydi ve ben bu alışverişten 2 Lira kazanacaktım. Oysa müşteri bana; “Çok söyledin, yan taraftaki Hoca’da metresi 10 Lira” demez mi? Ya pazarlık uğruna yalan söylüyordu, ya da işin içinde başka bir şey vardı. “Mümkün değil, satamaz”, “Satıyor” münâkaşasından sonra pes ettim. “Tamam” dedim. “Git o zaman oradan al. Ama sonra da bana getir bir bakayım.” Gitti aldı, geldi. Aynı kumaş. Nasıl olur da zararına satar diye düşünürken, kumaşı ölçmek aklıma geldi. Metreye vurduğumda 3 metre 60 santim geldiğini gördüm. Manifaturacı Hoca çaktırmadan 40 santim eksik vermiş, 4 metre parası almış. Ben 2 Lira kâr edecekken o, düşük fiyat söylediği halde 2 Lira 20 Kuruş kâr etmişti. “Ucuza aldım sanıyorsun ama seni kazıklamış, görmüyor musun? Götürüp kafasına çalsana” dedim. Bayağı da sinirlenmiştim. Adam demesin mi; “Boş ver, benim hanım biraz zayıf. 4 metre elbiselik fazla gelirdi zaten.”


Bütün bunlar bugün anılarda duruyor. Nerede hasırcılar, sandıkçılar, bakırcılar, tenekeciler? Yeni nesilden kim biliyor abacılar çarşısı neresi? Maalesef bu rengârenk mozaiği koruyamadık. Modernleşmek adına hepsini bir yerlere göç ettirdik. Taşınan taşındı, taşınmayan da işi bıraktı. Yaşlı ustayı yerinden edip, uzaklardaki sanayi sitesine taşınmaya zorlarsanız, zaten zar zor yaptığı işi terketmeye mecbur kılmış oluyorsunuz. Nitekim öyle de oldu. Yaşlı ustalarımız maalesef işi bıraktılar. Yeni kuşak ise el sanatlarına kafa yormadı. Herşeyin fabrikasyonu da çıkınca, pek çok iş kolu kendiliğinden tükendi. “Kime ne zararı vardı demircilerin?” diye düşünmeden kendimi alamıyorum, Demirciler Çarşısı’nın bu günkü sessiz ve sefil halini gördükçe...


Bugün, alışverişlerimizi sadece etiketlere bakarak marketlerde yaparken, çarşıda bir yerlerde pazarlık halen devam ediyor:

- Tovukların tenesi nancaya ciğerim?

- 5 Lira abi.

- Viliy, çok istedin. 3.5’tan sayarsan keni, 2 tene alıcım.


Yazı: Mehmet Tanrıverdi


Yazı ile ilgili diğer fotoğrafları Hatay Dergisi'nin 17. sayısında görebilirsiniz.

null



Yapım: Verim Web