Yoğunoluk Cenneti


Sıcak bir Ağustos sabahı yolunuz Hatay'a düşerse, serinlemek için önünüzde öylesine çok seçenek var ki! Denize girebilirsiniz. Bir otelin havuzu sizi bekliyor olabilir. Klimalı bir oda, soğuk bir içecek! İyisi mi, siz bunları bir kenara bırakın ve olabildiğince rahat bir pantolon, bir gömlek bir de yürüyüş ayakkabılarınızı giyin; çıkın dağlara doğru...
 
Antakya'dan Samandağı'na doğru yola çıktık. Denize 25 km sonra ulaşabilirdik. Batıayaz sapağına geldiğimizde yol arkadaşımız Gani, direksiyondaki Yalçın'ı dağlara doğru yönlendirdi. “Hataylıyım demek için Hatay kentlerini, sahillerini, tarihi yerlerini gezmek, bilmek yetmez. Bu dağlar var ya! Bu dağlarda yaşanan hayatlar, toprak altında kalmış, Büyük İskender dönemine ait kalıntılar yetmez, Yoğunoluk Köyü'nde yaşanan değişimi de görmek gerekir” dedi. Bizim Gani'ye itiraz edecek halimiz yok. Yalçın ise bıçkın bir Karadeniz delikanlısı. Ah, bir de Oğuzhan'ı denize yetiştirebilirsek, ötesi kolay dedik. Uyduk Gani'nin sözüne...
 
Az gittik, uz gittik. Arabanın klimasını kapattık. Dağa tırmandıkça sıcak hava yerini tatlı bir serinliğe bırakmıştı. Yüksek çam ağaçlarının buram buram kokusu, daracık asfalt yol, alabildiğine virajlar... Bir tepeden Antakya- Samandağ arasındaki vadiye baktık. Karşıda Yayladağı köyleri, çok aşağılarda kıvrım kıvrım süzülen Asi. Hemen yanımızda harabe haline gelmiş bir kilise. İşlenmiş taşlar, yıkılmış duvarlar. Roma-Bizans döneminden izler. Gani, koruma altına alındıklarını söylüyor. İki yüz metre ilerideki tepede daha büyük bir kilise kalıntısı varmış. Gani “Ama asıl sürpriz, işte şu karşıda görünen köy var ya, orada” derken, Yalçın'ın suratı asılıyor.
 
Bol virajlı yola saldık kendimizi. Köye vardığımızda arabayı eski bir taş binanın önüne parkettik. Kapısının önüne düşmüş taşın üzerinde 1901 yazısını okuyabiliyorduk. Öğrendiğimize göre, köyün en eski evlerinden biri olan, 1901 tarihli bu bina restore edilecekmiş. Köy muhtarı Mehmet Karaca'yı bekliyoruz.
 
Burası Yoğunoluk. Duygularınız burada şaşkına dönüyor. Eski bir kilise. Bir taş üzerinde 1896 yazısı göze çarpıyor. Kilisenin üzerinde yeni yapılmış bir cami. Kilise, bir zamanlar burada yaşayan Ermeniler tarafından yapılmış. 1940'lı yıllarda Ermeniler köyden göç edince, kilisenin bir bölümü cami olarak kullanılmış. Böylece bina yıkılmadan korunmuş. Sonra, üç-beş kuruşu olan köylüler demişler ki, “yahu bu iş böyle olmuyor, gelin şuraya bir cami yapalım.” Köyde yer yok. Tutmuşlar kilisenin üzerine briketten bir cami yapmışlar; yanına da bir minare. Altı kilise, üstü cami.
 
Sağda solda şöyle omuz vursan yıkılacak taş evler; şirin mi şirin. Yanlarında, yeni yapıldığı belli beton, ucube evler sırıtıyor. Az yukarıda ise koca bir bina. Köyün Kültür Merkezi imiş. Fransız işgali döneminde inşaatı bitirilememiş bir okul diyorlar. Samandağ Kaymakamı Selim Çapar'ın girişimleriyle restore edilmiş. İçerisine masalar, dikiş makinaları konmuş. Köyün kızları için burada kurs açılırmış. Gelen turistlerin hayran kaldığı, köyün gurur duyduğu bir bina. Yollar kilittaşı ile döşenmiş. Atlılar geliyor; beş mi desem, on mu desem. Dağlardan gelip köyün sokaklarına doluşuyorlar. Üzerlerinde dolu çuvallar. Defne yaprağı köyün en önemli gelir kaynağı imiş. Vatandaş dağlardan toplar, sonra da köye gelen alıcılara satarmış. Biraz da zeytincilik gelişmiş. Köyün başka da bir geliri yokmuş.
 
Muhtar Mehmet Karaca, 1870'li yıllarda buralara yerleştiklerini söylüyor. Yoğunoluk ve çevresindeki köylerin 1800'lü yıllarda padişah fermanıyla Mihail isimli bir Hristiyana verildiğini (vakfedildiğini), o tarihten sonra da buradaki binlerce dekar vakıf arazisinin köylüler tarafından kiralanarak işletildiğini belirtti. Yıllarca bir arada ve birlikte yaşamalarına karşın, Hatay'ın Anavatan'a ilhakından sonra bu köylerde yaşayanlar göç etmişler. Boşalan köylere, daha kuzeydeki köylerde yaşayan Türkmenler yerleşmiş. Az aşağıdaki Vakıflı Köyü'nde hâlâ Ermeniler yaşıyor ve gayet mutlular.
 
Muhtar Mehmet Karaca anlatıyor, biz dinliyoruz. Öyle bir an geliyor ki, söz bitiyor. Musa Dağı eteklerindeki bu yeryüzü cennetinin olağanüstü güzelliği, bütün sesleri silip atıyor kulaklarınızdan. Hava serin. Köyün hemen aşağısındaki tandırda pişirilen biberli ekmeğin kokusu bütün dikkatinizi o yana çekiyor. Deniz Oğuzhan'ı bekliyor. Gani akrabalarıyla muhabbet ediyor. Yalçın acıkmış, tandırın yolunu gözlüyor. Erol durmadan fotoğraf çekiyor. Ben mi?... Kaç gündür yazayım diye uğraşıyorum, Mehmet; kardeşim... “Cenneti hangi kelimelerle anlatayım?” Siz siz olun; bu dağları gezerken kolunuza saat takmayın. Bir gün yeter! Asla demeyin. Ama mutlaka tandırdan yeni çıkmış biberli ekmeği yemeden dönmeyin.
 
Yazı: A. Vasi Köse
 
Yazı ile ilgili diğer fotoğrafları Hatay Dergisi'nin 4. sayısında görebilirsiniz.

null



Yapım: Verim Web